Turan Dursun Blogları

Just another WordPress.com site

Medine Sözleşmesi

Muhammed’in yahudilere yönelik sürdürdüğü savaş kapmanyasının en önemli bahanesi olarak sunulan “onlar müslümanlarla yaptıkları antlaşmayı ihlal ettiler” cümlesinin ne kadar geçersiz olduğunu göstermek ve bu vesikanın müslüman ilim adamları (!) tarafından bir Medine şehir-devlet anayasası olarak adlandırılmasının ne kadar gerçek dışı olduğunu göstermek amacıyla bu konuyu ele aldım. Öncelikle bu Medine sözleşmesinin tam metnini buraya alıyorum.
——————————

1. Bu kitap (yazi), Resulullah (AS) Muhammed tarafindan Kureysli ve Yesribli müminler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için (olmak üzere) düzenlenmistir.

2. Bunlar, diger insanlardan ayri ve tek bir ümmet (cemaat) olustururlar.

3.Kureys’den hicret edenler, kendi aralarinda adet oldugu üzere kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

4. Benû Avflar da, kendi aralarinda adet oldugu üzere eskiden oldugu gibi kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve her taife savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

5. Ayni sekilde Benû Hârisler de kendi aralarinda adet oldugu üzere kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve her taife savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

6. Yine Benû Sâideler de kendi aralarinda adet oldugu üzere kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve her taife savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

7. Benû Cusemler de, kendi aralarinda adet oldugu üzere kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve her taife savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

8. Benû’n-Neccârlar da kendi aralarinda adet oldugu üzere kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve her taife savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

9. Ayni sekilde Benû Amr ibn Avflar da kendi aralarinda adet oldugu üzere kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve her taife savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

10. Benû’n-Nebîtler de kendi aralarinda adet oldugu üzere kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve her taife savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

11. Benû’l-Evsler de kendi aralarinda adet oldugu üzere kan bedelini kendi aralarinda paylasarak ödeyecekler ve her taife savas tutsaklarinin kurtulmalik bedelini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

12. a. Müminler aralarindan hiçbir kimseyi içine düstügü agir mali sorumlulugun altinda tek basina birakmayacaklar, gerek kan bedeli gerekse kurtulmalik gibi borçlarini müminler arasinda bilinen en iyi ve makul esaslar dogrultusunda ödeyeceklerdir.

12. b. Hiçbir mümin baska bir müminin mevlâsi aleyhine bir is yapamayacaktir. (Ya da farkli bir okunusa göre) Hiçbir mümin baska bir müminin mevlâsi ile o kisinin aleyhine bir anlasma yapamayacaktir.

13. Allah’tan hakkiyla korkan müminler, kendi aralarinda karsilikli saldiriya ve haksiz bir fiil islemeye yönelik olarak bir suç ya da bir hakka tecavüz veya inananlar arasinda kargasa çikarma niyeti tasiyan kimseye karsi olacaktir. Ve Bu kimse onlardan birinin çocugu bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktir.

14. Hiçbir mümin bir kafir yüzünden bir baska mümini öldüremez ve bir mümin aleyhine bir kâfiri destekleyemez.

15. Allah’in zimmeti (koruma ve güvencesi) tek oldugu için, müminlerin arasindan en mütevazi olanin bile bir baskasina yapacagi himayenin herkes nezdinde bir degeri vardir. Zira müminler, diger insanlardan ayri olarak, birbirlerinin mevlâsi (kardesi) durumundadir.

16. Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme ugramaksizin ve aleyhlerine olan kisilerle yardimlasmaksizin, bizim yardim ve gözetimimize hak kazanacaklardir.

17. Baris da müminler arasinda bir tekdir. Hiçbir mümin, Allah ugruna girisilen bir savasta, öteki müminlerin haberi olmaksizin ve onlari dislayacak biçimde bir baris anlasmasi yapamaz. Bu baris, ancak müminler arasinda esitlik ve adalet ilkeleri üzerine yapilacaktir.

18. Bizim saflarimizda savasacak olan bütün askerî birlikler nöbetlese görev yapacaklardir.

19. Müminler, birbirlerinin Allah yolunda akan kanlarinin intikamini alacaklardir.

20a. Allah’tan hakkiyla korkan müminler en iyi ve en dogru yol üzerinde bulunmaktadirlar.

20b. Hiçbir müsrik (putperest) Kureysli birinin mal ve canini himayesi altina alamaz ve bu hususta hiçbir müminin Kureyslilere saldirmasina engel olamaz.

21. Ayrica, herhangi bir kimsenin bir müminin ölümüne neden oldugu kesin delillerle kanitlanir ve maktulün velisi (hakkini savunan) razi olmazsa kisas hükümleri uygulanir. Bu durumda bütün müminler ona karsi olurlar. Ancak bunlara, sadece bu kuralin uygulanmasi için hareket etmeleri helal (dogru) olur.

22. Bu yazinin (sahifenin) içerigini kabul eden, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan bir müminin bir katile yardim ve yataklik etmesi helal (dogru) degildir. Kim ona yardim ve yataklik ederse Kiyamet Günü Allah’in lanet ve gazabina ugrayacaktir ve o gün kendisinden bir tazminat ya da taviz kabul edilmeyecektir.

23. Üzerinde ihtilafa düstügünüz herhangi bir sey Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir.

24. Savas devam ettigi sürece, Yahudiler de müminler gibi kendi savas giderlerini karsilamak zorundadirlar.

25.a. Benû Avf Yahudileri Müminlerle (Ibn Hisâm’a göre me’a edatiyla) / Mü’minler’den (Ebû Ubeyd’e göre min edatiyla) bir camia (ümmet) olustururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanlarin dinleri de kendilerinedir! Mevlâlari için de kendileri için de ayni durum söz konusudur.

25.b. Kim bir baskasina haksizlik eder ya da bir suç islerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermis olacaktir.

26. Benû’n-Neccâr Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir.

27. Benû’l-Hâris Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir.

28. Benû Sâ’ide Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir.

29. Benû Cusem Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir.

30. Benû’l-Evs Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardi

31. Benû Sa’lebe Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir. Ancak kim bir baskasina haksizlik eder ya da bir suç islerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermis olacaktir.

32. Cefne ailesi Sa’lebe’nin bir koludur. Dolayisiyla Sa’lebeler için geçerli olan seyler onlar için de söz konusudur.

33. Benû’s-Suteybe de Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykiri bir davranista bulunulmayacaktir.

34. Salebe’nin mevlâlari da bizzat Sa’lebeler gibi kabul edileceklerdir.

35. Yahudiler arasinda bulunan kimseler de (Bitâne) bizzat Yahudiler gibi kabul edileceklerdir.

36.a. Bunlardan (Yahudilerden) hiçbir kimse Muhammed’in izni olmaksizin, Müslümanlarla birlikte askerî bir sefere çikamayacaktir.

36.b. Bir yaralamanin intikamini almak yasaklanmayacaktir. Ancak kim birini öldürürse sonuçta kendisini ve ailesini sorumluluk altina sokacaktir. Aksi takdirde bu haksizlik olur (yani bu kurala uymayan kimse haksizlikla suçlanacaktir).

37.a. (Bir savas durumunda) Yahudilerin masraflari kendilerine, Müslümanlarin masraflari da kendilerine aittir. Kuskusuz bu sahifede (belgede) hedef gösterilen kimselerle savasanlar kendi aralarinda yardimlasacaklardir. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykiri bir davranista bulunulmayacaktir.

37.b. Hiç kimse müttefikinin aleyhine bir suç islemeye kalkisamaz. Kuskusuz zulmedilene yardim edilecektir.

38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savastiklari sürece savunma harcamalarina katilacaklardir.

39. Bu sahifenin (belgenin) gösterdigi kimse lehine Yesrib vadisi dahili (cevf) haram (kutsal, haklarin gözetilmesi gereken) bir yer olacaktir.

40. Himaye altindaki kimse (câr) kendisini himaye eden kimse ile ayni konumdadir. Ne kendisine zulmedilecek ne de kendisinin bir zulüm yapmasina izin verilecektir.

41. Ancak, himaye verme hakkina sahip kimsenin izni disinda, himaye edilen kisi bir baskasina himaye hakki veremez.

42. Bu sahifede (yazida) gösterilen kimseler arasinda ortaya çikmasindan korkulan her türlü öldürme ya da tartisma olaylarinin Allah’a ve Allah’in Resûlü Muhammed’e götürülmesi gerekir. Allah bu sahifeye (belgeye) en siki ve en titiz bir biçimde riayet edenlerin güvencesi olacaktir.

43. Ne Kureysliler ne de onlara yardim edecek olanlar himaye altina alinmayacaklardir.

44. Onlar (Müslümanlarla Yahudiler) arasinda, Yesrib’e saldiran kimselere karsi yardimlasma olacaktir.

45.a. Eger (Yahudiler) (Müslümanlar tarafindan) bir baris anlasmasi yapmaya ya da böyle bir anlasmaya katilmaya davet edilecek olurlarsa, bunu yapacak ya da katilacaklardir. Eger (Müslümanlari) ayni seye çagirirlarsa, Müslümanlarla ayni yükümlülükleri paylasacaklardir. Ancak, din ugruna savas yapilmasi hali müstesnadir.

45.b. (Savunma ve diger harcamalar konusunda) herkes kendisine ait bölgeden sorumludur.

46. Bu sahifede (belgede) belirtilen kimseler için öne sürülen kosullar hem mevlâlari hem de kendileri olmak üzere bütün Evs Yahudilerine bu sahifenin (belgenin) ilgili maddelerinde gösterilen kimselerce sıkı sıkıya uygulanır. Kurallara tam olarak uyulmasi ve aykiri bir davranista bulunulmamasi gerekir. Ve haksiz yere bir kazanç saglayanlar ancak kendi kendilerine zarar vermis olurlar. Allah bu sahifeye (belgeye) en siki ve en titiz bir biçimde riayet edenlerle beraberdir.

47. Bu belge, haksiz bir fiil ya da suç isleyen kisi ile onun cezasi arasina engel olarak giremez. (Cihad amaciyla evinden) çikan kisi emniyettedir ve yine ayni sekilde sehirde (Yesrib’de) kalan kisi de emniyettedir. Ancak haksiz bir fiil ya da suç islenmesi durumu müstesnadir. Allah ve Muhammed (AS), bu sahifede gösterilen maddelere tam bir sadakat ve titizlikle uyan kimselerin yardimcisidir

Bu Medine sözleşmesini Türkiye gündemine getiren Ali Bulaç’tır ve onun bu sözleşme ile ilgili yorumlarını okuyunca onu mu eleştirsem yoksa sözleşmeyi mi eleştirsem diye bayağı şaşırdım.
Aslında konu bir çok yönden ele alınmaya hazır bekliyor. Ama ben sadece bu sözleşmeyi
a) o dönem yahudilere yönelik saldırı kapmanyasının hakklı gerekçesi olarak kullanılması ile
b) bu sözleşmenin tarihteki ilk anayasa olduğu ve Medine şehir-devlet anayasası olduğu türünden neredeyse ittifak halinde bütün islam ulemasının kabul ettiği görüşleri eleştireceğim.

Böyle bir metine anayasa demek herhalde eşine az rastlanır bir cehalet olsa gerek.

1. Bu kitap (yazi), Resulullah (AS) Muhammed tarafindan Kureysli ve Yesribli müminler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için (olmak üzere) düzenlenmistir[/b].

İlk maddede antlaşmanın muhattapları açıklanmış.

a-Muhammed (hem de Resulullah olarak geçiyor)
b-Kureyşli ve Yesribli müminler
c-Müslümanlar
d-Ve bunlara tâbi olanlar
e-Bunlarla birlikte cihad edenler

İlginç olanı “bu kitap (yazı) olarak ifade ediliyor bu sözleşme.
Bu ilk maddeden de anlaşıldığı gibi bu sözleşmede ne müşrik ne Yahudi ne Hristiyan ne münafık ne kafirden bahsedilmiyor. Kaldıki “Resulullah” ifadesinin olması bile bu sözleşmenin bizzat Muhammed tarafından kendi çevresindeki Müslümanlara yönelik yapıldığının bir diğer kanıtı çünkü yahudi-hristiyan-müşrik-putperest vb. lerin Muhammed’i Resul olarak görmesi ve bunu kabul etmesi mümkün değildir. Bu durum Hudeybiye antlaşması sırasında da kendini göstermiş ve Muhammed’in “Allah’ın Resulü” olarak imza atması kabul edilmemiş onun yerine “Allah’ım senin adınla” ifadesi ile imza atması kabul edilmişti.

Burada dikkatimizi çeken bir diğer konu Kureyşi ve Yesribli müminler ile Müslümanların ayrı ayrı zikredilmiş olması.
Bunların ikisi de aynı anlama gelen sözcükler. Burada Muhammed ile birlikte hicret etmeyip Mekke’de kalan müslümanlar ile Medineli (Ensar) müslümanlar ve Muhammed ile hicret eden müslümanlar ayrı ayrı zikredilmiştir.
Zaten sözleşmenin ilerleyen maddelerinde göreceğimiz gibi bu sözleşme Muhacir-Ensar arasındaki ilişkileri düzenlemeye çalışan bir sözleşmedir.

Bu konuda Ali Bulaç’ın yazısından bir alıntı yapalım:

“Medine’ye gelişten sonra önce Medineli Ensar ile Mekke’den gelen Muhacir ailelerin başkanlarının (Nakib) katıldığı büyük bir meclis toplandı ve muhtemelen yukarıda sözünü ettiğimiz kardeşleşmenin hukukî temelini oluşturan hükümler görüşüldü. İşte Medine Vesikası’nın ilk 23 maddesi, bu toplantıda tesbit edilmiş olup yeni Müslüman blokun sosyal ve hukukî ilişkilerini yazılı hükümlere bağlamaktadır.”

http://www.birikimdergisi.com/biriki……8&dyid=1307

Ali Bulaç’ın Medine sözleşmesi ile ilgili yazısının bulunduğu bu link önemli lütfen not edin.

Herşeyden önce bir sözleşme, antlaşma var ise mutlaka ama mutlaka sözleşmenin /antlaşmanın tarafları o sözleşme /antlaşma da açık açık belirtilir. Aksi taktirde o sözleşme Â*veya antlaşma olmaz. Kimin kim ile sözleştiğini, söz kestiğini, mutabakata vardığını, antlaştığını bileceksiniz.Bu bütün antlaşmaların ve sözleşmelerin kuralıdır.

Burada Ali Bulaç bu sözleşmenin müslüman blokun sosyal ve hukiki ilişkilerini bir kurala bağladığı gerçeğini sadece ilk 23 maddeye atfetmektedir ama bu yanlıştır çünkü Medine sözleşmesinin tamamında Müslüman blokun dışında bir muhattap yoktur. Bunu aslında sadece ilk maddeden bile anlayabiliriz ama bu ilk maddeyi yeterli görmeyenler için bu sözleşmenin diğer maddelerinden örnekler de verebiliriz ve dahası sözleşmenin lafzından ve ruhundan da örnekler verebiliriz.

Örneğin aşağıdaki 4-11 madde grubu ile 25-33 madde gruplarında sözü edilen kabileler aynı kabilelerdir.

4- Benû Avflar da……
5. Ayni sekilde Benû Hârisler de….
6. Yine Benû Sâideler de…
7. Benû Cusemler de…
8. Benû’n-Neccârlar da….
9. Ayni sekilde Benû Amr ibn Avflar da…..
10. Benû’n-Nebîtler de….
11. Benû’l-Evsler de…

———————

25.a. Benû Avf Yahudileri Müminlerle Â*ümmet olustururlar.
26. Benû’n-Neccâr Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir.
27. Benû’l-Hâris Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir.
28. Benû Sâ’ide Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir.
29. Benû Cusem Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir.
30. Benû’l-Evs Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardi
31. Benû Sa’lebe Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir. Ancak kim bir baskasina haksizlik eder ya da bir suç islerse sadece kendisine ve kendi aile bireylerine zarar vermis olacaktir.
34. Salebe’nin mevlâlari da bizzat Sa’lebeler gibi kabul edileceklerdir
33. Benû’s-Suteybe de Yahudileri de Benû Avf Yahudileriyle ayni haklara sahip olacaklardir. Kurallara tam olarak uyulacak ve aykiri bir davranista bulunulmayacaktir.

Not: Mavi renkte olanlar Evs kabilesi ve alt kolları (Nebit, Amri b.Avf) ve siyah renkte olanlar da Hazrec kabilesinin alt kollarıdır.

Yukarıda görüleceği gibi burada bahsedilen (renklendirilmiş) kabileler,Evs ve Hazrec kabileleridir ve ayrıca *Salabe ve Şuteyb kabilelerinden bahsedilmekte ama bu kabilerinde yahudi kabileleri olmadığı müşrik Arap kabileleri olduğu açıktır çünkü Muhammed’in ilerleyen yıllarda yahudilere yönelik savaşlarının hiçbirisinde bu iki kabilenin ismi geçmemektedir. Spesifik olarak da bu kabilelerle ilgili bir bilgi bu antlaşma maddelerinde yer alması dışında yoktur. Bu iki kabile adeta birere muammadır ve zaten bu maddelerde bahsedilen ana kablelerde Evs ve Hazrecdir. *

Şimdi yine Hamidullah’ın İslam Peygamberinde verdiği şu paragrafı daha iyi anlayabiliriz. * * * * * * *

Medine sehrinin tamamini kapsayacak bir devlet teskilatinin kurulmasi, yöre halkinin tüm unsurlariyla istisare edilmesini gerektiriyordu. Daha önceki bir bölümde, Medine’de yürürlüge konulan anayasanin metnini incelemis ve Yahudilerin hükümetle ilgili işlerin icrasinda sahip olduklari durumu ortaya koymustuk. Ancak burada küçük bir nokta gözümüze çarpiyor: Yukarida adi geçen anayasa metninde “Benû ‘Avf… Benû’n-Neccâr… Benû’l-Hâris… Benû Sâ’ide… Benû Cusem… Benû’l-Evs…Benû Sa’lebe… Benû’s-Suteybe Yahudilerinden” bahsedilmektedir. Oysa bütün bu saydiklarimiz Arap kabileleridir.

Acaba buna bakarak, ister Arap ister Yahudi olsun her kabilenin, kendi aralarindan bir baska kabile ile ittifak anlasmasi yapmasi gerektigi sonucunu mu çikarmak gerekir? Çünkü burada Arap ve Yahudilerin karisimi olan ve her ikisi de ayni derecede önemli bu topluluk içinde sükunet ve barisi korumak söz konusudur.

Yoksa bu durum, sehrin asil nüfusunun Arap soyundan geldigi ve burada yerlesmis olan Yahudi ailelerin Arap kabileleriyle mevlalik iliskilerini kabul etmek zorunda kaldiklari anlamina mi geliyor? (Bir baska deyisle, Yahudilerin kendilerine ait kabileleri yoktu ve bu sehre, asil nüfustan ayri bir topluluk olusturacak sekilde kitleler halinde gelmemislerdi. Yine muhtemeldir ki, basina buyruk Araplar bu göçmen Yahudilerin ayri bir blok halinde yasamalarina olanak tanimamislar ve Yahudi kimliklerini kaybedip ülke insaniyla kaynasabilmeleri için, degisik Arap kabileleri arasinda bölüklere ayrilmalarini istemislerdir.) * (İslam Peygamberi no: 939)

Görüleceği gibi Hamidullah bu iki kabileyi de dahil ederek bu kabilelerin Arap kabileleri olduğunun ve Yahudiler ile Arapların bu kabilelerde birlikte yaşadıklarını ifade etmektedir.

Sözün kısası Ali Bulaç’ın ilk 23 madde ile sınırladığı müslüman blok aslında ilk 23 madde ile ilgili değil antlaşmanın tamamı için geçerli olan bir bloktur ve bu haliyle antlaşma da Muhammed’e tâbi olan müslümanların (Muhacir-Ensar) ve (Evs-Hazrec) olarak birbirleri arasındaki ilişkileri düzenleme amacı ile yapılmıştır.

Peki kimdir bu Evs ve Hazrec kabileler ve Muhammed ile ilişkileri ne zaman başlamıştır ?

Bu iki kabile Medine’nin birbirine düşman ve kan davalı iki büyük kabilesidir. Zaten Medine sözleşmesindeki “kan bedelleri” ile ilgili maddeler de bu iki kabilenin uzun yıllar boyunca birbirine karşı sürdürdüğü kan davasının bir sonucudur.
İslam’a girmeleri ile birlikte bu kabileler Ensar ismini alacaklardır.
Aslında Muhammed’in gerçekleştirdiği başarılardan birisi de bu iki düşman kabileyi “Ensarlaştırmış” olmasıdır.

Bu durum Ali İmran 103. ayette anlatılır:

Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi. O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı.

Bu iki kabilenin Muhammed ile ilişkileri Akabe beyatları adı verilen Mekke’deki görüşmeler ile başlamış ve bu şekilde 3 bey’at yapılmıştır.

Zaten Muhammed’in Medine’ye hicret etmesi de bu kabilelerin kendisine kucak açması ve koruma sağlaması neticesinde onlardan aldığı bu güvenle olmuştur. Muhammed daha Mekke döneminde iken bu kabileler Kuran okumayı öğğretmek için öğretmenler göndermiştir.
Bu kabilelerle yapılan 3 bey’at da Hamidullah’ın es-Vesaik’us Siyasiyye kitabında yer alır. Şimdilik konuyu dağıtmamak amacı ile bu bey’atların detayına girmiyorum.

Evet, bu yukarıda bahsettiğimiz maddeler bağlamında anlaşılan odur ki, bu sözleşme bu kabilelerin Yahudi olmayan ve Muhammed’e tâbi olan mümin unsurları ile yapılmış (zaten ilk maddede bu apaçık bellidir) ve ayrıca yine aynı kabilelerin isimlerinden bahsedilerek o kabilelerde yaşayan müslümanlara tâbi olan yahudilere hitap edilmiştir. Bu tâbiyet ilişkisi zaten bu sözleşmenin diğer maddelerinde de apaçık bir şekilde ortaya konmaktadır. Örneğin:

36.a. Bunlardan (Yahudilerden) hiçbir kimse Muhammed’in izni olmaksizin, Müslümanlarla birlikte askerî bir sefere çıkamayacaktir.

Ayrıca Medineli müşrikleri bağlayan şu maddeye bakalım:

20b. Hiçbir müsrik (putperest) Kureysli birinin mal ve canını himayesi altına alamaz ve bu hususta hiçbir müminin Kureyşlilere saldırmasına engel olamaz.

Görüleceği gibi bu maddeler ile tek taraflı dayatmalar açıkça bellidir ve bu dayatmacı maddelerin yahudiler ve müşriklerin de bulunduğu bir toplantıda alınmadığı da ortadadır. Ali Bulaç’ın şu yorumuna bakalım :

“….Çünkü Mekke’den ve gece yarısı gizlice çıkıp Medine’ye göç etmiş, üstelik bütün taraftarları genel şehir nüfusunun yüzde 15’ni geçmeyen bir insanın, tamamen kendi istek ve arzularına ya da gelecekteki çıkar hesaplarına hizmet edecek bir sözleşme metnini, kendisinden sayıca ve silahça daha güçlü kimselere kabul ettirmesi düşünülemez. Bu hiç de akla yatkın görünmüyor.

Evet bu sözleşme hicretin ilk yılında 622′de yapılmıştır ve böylesine güçsüz olduğu bir zamanda Muhammed’in ne Medine’deki yahudilere ne de müşriklere böyle dayatmacı maddeleri kabul ettiremeyeceği aşikardır.

Sözün kısası, aslında ortada Muhammed’e tâbi olan yahudi ve müşrik de bulunmamaktadır ve Muhammed kendine bey’at etmiş mümin sahabeleri ile bu sözleşmeyi yapmıştır. Bu sözleşmeden bırakın Kureyza, Kaynuka, Nadir, Mustalık gibi yahudi kabilelerinin haberininin olmasını Medine’de yaşayan yahudilerin ve Abdullah b. Ubey başkanlığındaki müşriklerin bile haberinin olması şüphelidir. Eğer Medine’de yaşayan yahudiler bu antlaşmaya dahil iseler o zaman Hamidullah’ın aşağıda ifade ettiği gibi dahildiler:

“…ilerde de görecegimiz gibi, anayasanın içerdigi hükümler Yahudilerin siyasal alanda oldugu kadar ekonomik alanda da bagimsızlıklarının önemli bir bölümünü ellerinden almaktadir. Yine metin incelendiginde görülecegi gibi, bu anayasa hiçbir zaman açik bir biçimde Yahudi kabilelerini bagimsiz birimler olarak nitelendirmemekte; tam aksine, anayasa metninde Islam’i kabul eden on kadar Arap kabilesi sayılarak, filan ya da falanca Arap kabilesi ile ittifak yapmış olan Yahudilerin filan ya da falanca haklara sahip olacakları belirtilmektedir.Görünüşe bakılırsa Yahudiler, federal yapıdaki bu Şehir-Devlet’e eşit kosullarda degil de, efendi durumundaki Müslüman-Arapların mevlâlari olarak katılmışa benzemektedirler. (İslam Peygamberi no:347)

Muhammed’in o dönem nüfus sayımı (aslında bu müslüman sayımıdır) yaptırdığına dair ilginç bir bilgi de yine Ali Bulaç’ın konu ile ilgili yazısında vardır.

Huzeyfe’den gelen bir nakle göre: “Allah’ın Elçisi bize: “Din olarak İslam’ı seçen ve Müslüman olan kimselerin isimlerini (tek tek) yazıp getiriniz” dedi. Biz de ona 1500 kişinin ismini yazıp getirdik.”

Nüfus sayımı sonucunda Medine’de 10 bin kişinin yaşadığı, bunlardan 1.500’ünün Müslüman, 4.000’nin Yahudi ve 4.500’ünün Müşrik Arap olduğu anlaşılmıştı.(Bu paragraf Â*Ali Bulaç’ın kaynak göstermeden kendisinin ilave ettiği bölüm)

Bu yukarıdaki rakamlar bile müslümanların baskın bir güç olamayacak kadar az sayıda olduğunun göstergesidir.

O halde nasıl olurda böyleine dayatmacı maddeler müşrik ve yahudilere kabul ettirilebilirdi ki ?

Tabii burada yahudiler derken Medinenin dış bölglerinden yaşan (Kaynuka, Kureyza, Nadir, Mustalık vb.) kabilelerin kastedilmediğini bir kere daha hatırlatmak isterim.

Burada göünen o ki, Medine’nin iki büyük kabilesi olan Evs ve Hazrec kabileleri içinde müslümanlar, müşrikler ve yahudler yaşamaktaydı ve Muhammed daha sonra Ensar ismi ile geçecek olan bu iki kabilenin içindeki müslümanları diğerlerinden ayrı tutacak ve kendisine bğlayacak bir antlaşma yapıyordu ve bu antlşmanın muhattaplarıda bu iki büyük kabilenin içindeki müslümanlardı.

Bunun bir diğer delili de yine Ali Bulaç’ın yazısında geçen şu hadistir.

“…..belli başlı Hadis kitaplarında Enes b.Malik’in evinde (ve karşılıklı görüşmeler sonucunda) böyle bir sözleşme/antlaşma imzalandığına dair elimizde güvenilir bir rivayet vardır. Şöyle ki:

“Asım’dan. Enes b.Malik’e Hz.Peygamber’in ‘İslam’da yeminli antlaşma (hılf) yoktur’ buyurduğunu duyurmuş olayım, dedim.

Enes bana:

-Peygamber benim Medine’deki evimde Kureyş ile Ensar arasında sözleşme imzaladı’ cevabını verdi.

(Buhari, Kefale, 2; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 204; Ebu Davud, Feraiz, 17)

Burada Kureyş olarak ismi geçen Kureyş’den Muhammed ile birlikte hicret eden ‘Muhacirler’dir.

Yahudilerin bu antlaşmada muhattap alınmadığını ve yahudilerle ilgili maddelerin tek taraflı ve onların bilgisi olmadan hazırlandığını gösteren diğer bir delilimiz de bu sözleşmenin 42 ve 47. maddeleridir. Şöyle ki:

42. Bu sahifede (yazida) gösterilen kimseler arasinda ortaya çikmasindan korkulan her türlü öldürme ya da tartışma olaylarının Allah’a ve Allah’in Resûlü Muhammed’e götürülmesi gerekir. Allah bu sahifeye (belgeye) en sıkı ve en titiz bir biçimde riayet edenlerin güvencesi olacaktir.

47. Bu belge, haksiz bir fiil ya da suç işleyen kişi ile onun cezası arasına engel olarak giremez. (Cihad amacıyla evinden) çıkan kişi emniyettedir ve yine aynı sekilde şehirde (Yesrib’de) kalan kişi de emniyettedir. Ancak haksız bir fiil ya da suç islenmesi durumu müstesnadır. Allah ve Muhammed (AS), bu sahifede gösterilen maddelere tam bir sadakat ve titizlikle uyan kimselerin yardımcısıdır

Görüleceği gibi bu maddlerde Muhammed Resul olarak tanımlanmaktadır.

Açıkcası bu tip bir tanımlamayı ne yahudilerin ne de müşriklerin kabul emesi diye bir şey sözkonusu değilidir. Müşriklerle ilgili olarak zaten Hudeybiye antlaşması ve bu antlaşmada “Allah’ın Resulü Muhammed” imzasını reddetmeleri bile müşriklerin bu konuda ne kadar titiz olduğunu bize göstermiştir. Mekkeli müşriklerin bu titizliğinin Medineli müşriklerce de benimsenmesi oldukça sıradan bir durum olurdu.

Yahudilerin zaten bunu kabul etmeleri ihtimal dahilinde bile değildir. Hiçbir koşulda yahudiler bunu kabul etmezlerdi, hatta Kaynuka, Kureyza, Nadiroğullar seferlerinde de görüleceği gibi topraklarından sürülmeleri ve boyunlarının vurulması dönemlerinde bile bunu kabul etmemişlerdi. Yani savaş yenilgisi alıp teslim bayrağını çekmiş olmaları bile onların Muhammed’in peygamberliğini kabul etmelerine neden olmazken nasıl oluurda Muhammed’in en güçsüz olduğu ve dahası herhangi bir savaşın da olmadı bu hicretin ilk yıllarında bunu kabul edebilirlerdi ki ? Hele hele bu yahudiler iddia edildiği gibi Kaynuka, Kureyza, Nadir, Mustalık vb. kabileler ise ve Muhammed’e sürgün ve ölüm pahasına direnmiş oldukları gerçeği biliniyor iken…Bırakın bu Medine’nin dış bölgelerinde müstahkem kalelerde kendilerini koruyan Â*yahudi kabilelerini Medine’de yaşayan yahudiler bile Muhammed’e “resul” olarak tasdik veremez…

Üzerinde durmak istedğim bir diğer konu da sözümona Medine’nin sınırları belirlenmiş bir şehir-devlet olduğu yönünde islam uleması tarafından sık sık yapılan vurgulardır. Â*Buna kanıt olarak da bu sözleşmenin 39. maddesi gösterilmektedir. Bu sözleşmeyi Türkiye’nin gündemine taşıyan Ali Bulaç’ın şu yorumunu okuyalım:

Vesika’nın diğer hükümlerini de kısaca şöyle özetlemek mümkün: 39. Madde ile “ülke ve korunmuş sınır” kavramı getirilmiş olup, bu o günün şartlarında yeni bir şeydi. Kan ve akrabalık bağına dayalı kabile yapısı aşılıyor, insanlar bloklar halinde (veya hukuk toplulukları şeklinde) daha üst bir siyasi birlik etrafında toplanıyor ve Medine’de yaşayan aşiret ve kabileler arasındaki her türlü çatışma ve hukuk ihlali yasaklanıyor. Vesika’da geçen “haram” terimi korunmuş sınır demektir ve bir siyasi birliğin toprak bütünlüğüne atıf anlamına gelir….”

Şimdi bakalım şu 39. maddeye:

39. Bu sahifenin (belgenin) gösterdigi kimse lehine Yesrib vadisi dahili (cevf) haram (kutsal, haklarin gözetilmesi gereken) bir yer olacaktir.

Buradaki “haram” kelimesinin parantez içi açıklamaları çevirmen kaynaklı olarak değişmektedir. Hamidullah’ın İslam peygamberi’nde bu “kutsal, hakların gözetilmesi gereken” olarak çevrilmişken (veya eklenmişken) yine Hamidullah’ın es-Vesaikûs Siyasiyye isimli kitabında “dokunulmaz alan” olarak çevrilmiş veya eklenmiştir. Anlaşılan o ki, bu maddede geçen” haram” sözcüğünün apaçık olan anlamı çarpıtılmaya çalışılmaktadır. Neden ? Çünkü baştan beridir Muhammed’in Medine’de hicretin ilk yılında bir devlet kurduğunu ve bu devletin de bir anaysası olduğunu iddia eden islam uleması adeta “devlet var, anaysa var öyleyse bir de bu devletin sınırları olmalı” türünden bir zorlama ve subjektif yorum içine girme ihtiyacı hissetmiş ve burada geçen “haram” kelimesini Ali Bulaç’ın ifadeiyle Â*”sınır” olarak anlamıştır.

Halbuki Kuran’da geçen “haram aylar” ne ise buradaki “haram bölge” de odur.

Yani burada apaçık “savaş yapılması yasaklanmış” bir bölge kastedilmektedir.

Hem bu sözleşmenin bu maddeden bir önceki maddesi olan 38. maddenin devamı olması ve aralarında bir tür siyak-sibak ilişkisi olması nedeniyle bu böyledir;

38. Yahudiler, Müslümanlarla birlikte savaştıkları sürece savunma harcamalarina katılacaklardır.

hem de bu sözleşmeden daha sonra Bedir ve Uhud savaşlarının sözkonusu bölgenin dışında yapılmış olması (özellikle Uhud’da bu bölgenin dışına çıkılmışıtır) nedeniyle böyledir,

hem de “haram” kelimesinin bir sıfat olarak Kuran’daki “haram aylar” ile örtüşmesi nedeniyle böyledir.

Daha da ötesi bu konuda dayanak olarak getirilen hadisler de buna işaret etmemektedir.

Şöyle ki:

Rafi b. Hadic’ten:….”Medine Resulullah’ın korumaya aldığı haram (dokunulmaz) Â*bir yerdir. Bu bizdeki bir tabakalanmış hayvan derisi üstüne yazılıdır.

Bir başka hadiste şunu der:

Ebu Cuhayfe’den nakledildiğine göre, Ali’nin huzuruna girdi. Kılıcının getirilmesini istedi. Kılıcın işinden Arapça yazılı bşr hayvan derisi çıkardı, şöyle dedi: Â*”Allah’ın kitabı dışında Resulullah’ın bıraktığı herşeyi gördüm, ama bu hariç”. Şunlar vardı: Esirgeyen ve bağışlayan Allah adına Resulullah Muhammed dedi ki: Her peygamberin haremi (dokunulmaz bölgesi) vardır. Benim haremim Medine’dir.” (es-Vesaik’us no: 1/a)

Yani bu haram bölge bile Muhammed’in kendi kendisine belirlediği bir bölgedir (peygamer Â*bölgesi olarak) ve bu da kendi kendisine yaptığı bu sözleşme ile uyum göstermektedir.

Bu ahvalde Ali Bulaç ve diğer islamcı araştırmacıların bu bölgenin Medine şehir devleti “sınırı” olduğu yönündeki zorlama yorumları gerçek dışıdır. Ortada Muhammed’in kendi kendisine belirlediği bir bölge vardır ve bunu da henüz hicretin ilk yılında kurulmuş islam devletinin sınırı diye göstermek akıl dışıdır. Zaten sadece Â*1000-1500 kişilik müslüman topluluğun daha hicretin ilk yılında Medine’de bir “İslam devleti” kurduğunu söylemek akıl ve mantık sahibi bir insanın söyleyeceği bir şey değildir. Ama islam uleması bu tip gerçek dışı, zorlama, subjektif yorumları çok sever ve bunun sebebi de kendi keyfii yorumlarına hiç bir eleştiri getirilmiyor oluşu yani bu insanların adeta meydanı boş buluyor oluşudur.

Açıkçası Ali Bulaç’ın Medine sözleşmesi üzerine yazadıklarını okuyunca Ali Bulaç eleştirisi mi yoksa Medine sözleşmesi eleştirisi mi yapacağımı şaşırmıştım.

Bakın ne diyor kendisi :

Hamidullah’a göre, “bu anayasa, ilk İslam Devletinin Anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özellik” ve ayrıcalığına da sahiptir. İtalyan tarihçi Caetani, “anayasa” tabirini kullanmadan “vesika” der ve şunları ekler: “Bu vesika Muhammed Peygamber’in kitabıdır ki, bunu yazan (veya yazdıran) Muhammed’in kendisinden başkası değildir. Diğerleri, yani Müslümanlar, Yahudiler ve Müşrikler buna katılmışlardır.”Caetani’nin bu sözlerinden, Peygamber’in kendi başına hazırladığı bir metni diğerlerine dikte ettirdiği veya bir emr-i vaki durumu yaratıp onlara onaylattığı sonucunu çıkarmamak lazım. Enes’ten ve diğer kanallardan gelen bilgiler, Vesika’nın karşılıklı görüşmeler sonucunda ve bir toplumsal mutabakat ürünü şeklinde ortaya çıktığını göstermektedir.”

Herşeyden önce M.Hamidullah bütün hayatını islami araştırmalara ayırmış ve oldukça önemli çalışmalar yapmış bir araştırmacıdır üstelik kendisi bir “hukuk profösürüdür” ama kimse kusura bakmasın bu sözleşmeye ANAYASA demek nasıl bir mantığın ürünüdür ve nasıl olur da bir hukuk profosörü böylesine basit bir gerçeği göremez anlamak mümkün değil. Bu durum aslında müslüman araştırmacıların hepsinde görülen ortak bir özelliktir. O da; kendi dinini ve peygamberini yüceltme adına en bariz gerçekleri bile görememe ve hemen hemen her durumda “subjectif ve zorlama”yorumlara kaçma, daha da ötesi başta ayetler olmak üzere islami gerçekleri, Muhammed’in sözlerini veya yaşadıklarını “çarpıtma” gayretkeşliği…Kısacası kendi inancını yaptığı araştırmalara dahil etme ve dahası araştırmalarını da inancını teyid etme veya yüceltme aracı olarak kulllanma da diyebiliriz.

İşte burada da Ali Bulaç, Hamidullah’ın bu yanlış ve yanlı yorumuna sahip çıkarak Medine sözleşmesinin bir ANAYASA olamayacağı gerçeğini görmemiş ve o da Hamidullah’ın yaptığı gibi kendi kendini kandırmıştır.

İkincisi Caetani “Bu vesika Muhammed Peygamber’in kitabıdır ki, bunu yazan (veya yazdıran) Muhammed’in kendisinden başkası değildir” derken oldukça önemli bir gerçeğin altını çizmiştir. Keşke Ali Bulaç Ceatani’nin bu sözlerinin dayanaklarını da alıntılayabilseydi. Çünkü bu sözler bu konuda bir çok şey anlatıldıktan sonra söylenen sonuç sözleridir ve bu anlatımlar olmadan bu sözlerin de ne anlama geldiği bilinemez. Ali Bulaç burada da Ceatani’nin sadece bir cümlesinden yola çıkarak eleştiri getirmek hiç de samimi bir yol değildir. Ama Ceatani’nin “Diğerleri, yani Müslümanlar, Yahudiler ve Müşrikler buna katılmışlardır.” sözlerine ise ben katılamayacağım çünkü bu durum da daha önce açıkladığım gibi oldukça şüpheldir. Belki olsa olsa müşriklerin lideri Abdullah b. Ubey vardır ama Â*yahudilerin Muhammed’i “Resul” olarak tanımlayan bir antlaşmaya imza atmaları mümkün değildir.

Üçüncüsü, Ali Bulaç bir başka çarpıtma daha yapmaktadır o da : “Vesika’nın karşılıklı görüşmeler sonucunda ve bir toplumsal mutabakat ürünü şeklinde ortaya çıktığını göstermektedir.” demekte ama bu karşılıklı görüşenlerin “kimler” olduğu konusunda bilgi vermemekte ve “tarafların” yahudi ve müşrikler olduğunu gösterecek olan kendi ifadesi ile “Enes’den ve diğer kanallardan gelen rivayetleri” sunmamaktadır. Â*Enes’den gelen rivayet şu şekildedir ve bunu da zaten Ali Bulaç kendi metninde yazmıştır:

Çünkü belli başlı Hadis kitaplarında Enes b.Malik’in evinde (ve karşılıklı görüşmeler sonucunda) böyle bir sözleşme/antlaşma imzalandığına dair elimizde güvenilir bir rivayet vardır.

Şöyle ki:

“Asım’dan. Enes b.Malik’e Hz.Peygamber’in ‘İslam’da yeminli antlaşma (hılf) yoktur’ buyurduğunu duyurmuş olayım, dedim. Enes bana:

-Peygamber benim Medine’deki evimde Kureyş ile Ensar arasında sözleşme imzaladı’ cevabını verdi.

(13 Buhari, Kefale, 2; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 204; Ebu Davud, Feraiz, 17)

İşte Ali Bulaç güvenlir rivayetler derken aslında bu yukarıdaki hadisi kastetmektedir. Â*Ceatani ‘nin eleştirisine cevap niteliğinde bulduğu yani bu sözleşmenin yahudiler ve müşriklerle girilen bir toplumsal mutabakat”olduğunu gösteren hadisi budur.

Allah aşkına söyler misiniz bu hadisin neresinde Muhammed’in “müşrik ve yahudilere dikte ettirdiği” (daha doğrusu aslında bunu bile yapamadığı) fikrinin yanlış olduğu sonucu çıkmaktadır ? Bu hadiste Enes, baştan beri bahsettiğimiz şekilde bu SÖZLEŞMENİN Muhacir ve Ensar arasında yapılan bir sözleşme olduğunu açık bir şekilde anlatmaktadır zaten. (Burada geçen Kureyş ismi ile Muhacirler kastedilmektedir)

Ve dahası hani bu hadiste müşrik ve yahudiler?

Kısacası Ali Bulaç’ın öne çıkarttığı bu hadis Ali Bulaç’ın değil ama bizim baştan beri söylediğimiz “Muhammed’in kendine tâbi olan müslüman gruplar arasında bu antlaşmayı yaptığı” görüşünü haklı çıkartmaktadır.

Ali Bulaç göz göre göre konuları çarpıtmaktadır. Bu da bir araştırmacıya hiç yakışmamaktadır. Anlaşılan o ki, “objektif olabilmek” dünyanın en zor işidir. Hele hele bir müslüman araştırmacı için bu neredeyse mümkün değildir.

 

YAZAN: Sodomo–

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: